15 Temmuz 2016 Cuma

Yalan haber!

              Yalan haber bir kadermi?
    Bir insan, yalan söylediğinde kendisini ve karşısındakini kandırır. Ama bu davranış, basın yoluyla yapıldığında milyonlara ulaşır. Peki medyanın yaptığı yalan haber yanına mı kalır, yoksa hak edilen ceza verilir mi?
Kamuoyunu yalan haberlerle yönlendirme geleneği, sanıldığından çok daha eskilere dayanıyor. Tarihin hemen her döneminde, kitle iletişim araçlarını denetim altında tutan liderlerin, yaydıkları asparagas haberler ile bazen tarihin akışını bile değiştirecek nitelikte dezenformasyona imza attıkları görülüyor. M.Ö. 1299 yılında Mısırlılar ile Hititler arasındaki Kadeş Savaşı’nda perişan olan ‘Firavunlar Firavunu’ II. Ramses, bunun en eski örneği olarak tarihin tozlu sayfalarındaki yerini alıyor. Savaşta Hititlilere yenilen Ramses, iktidarının yenilgisini başarı olarak göstermek için, etrafındakilere “Konuşursanız canınıza okurum.” tehditleri savuruyor. Ramses’in yenilgisi kısa süre sonra büyük başarı olarak tarihe geçiyor. Görüldüğü gibi yalan haber terimi çok da yeni değil.
Türkiye’nin yaşadığı kritik dönemlerde devreye giren bir kısım medya, yıllardır peri masalı ciddiyetinde korkular üretiyor. ‘İrtica geliyor’ paranoyasını yaymak için erkek muhabirlerine çarşaf giydirip, ‘İran usulü kayak’ başlığıyla haberler verilmesi kimseyi şaşırtmıyor. Hal böyle olunca iletişim ahlâkı, günümüzde hâlâ çokça tartışılan konulardan biri olmaya devam ediyor. Çarpıtma, yalan habercilik, dürüstlük ilkesinin ihlali, kara propaganda, iftira, gazete, televizyon ve internet aracılığıyla lanse ediliyor. Bu yayın anlayışı, pek çoğumuzun iletişim ve medya dünyasına şüpheyle yaklaşmasına yol açıyor. Peki bu devran nereye kadar böyle sürüp gidecek? Her geçen gün yalan haber ve iftiraya maruz kalan bireyler ve kurumlara rastlamaya devam edecek miyiz? Bu habercilik anlayışına yönelik yaptırımlar iletişim ahlâkını koruma adına yeterli olacak mı? Zihin bulandıran ve merak uyandıran bu sorulara açıklık getirmek için konunun uzmanlarına danıştık.
Rotterdam İslâm Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, yalan haber ve iftira konusunu hem hukukî hem de İslâmî yönüyle değerlendiriyor. Yalan haberin, basın yoluyla yalan söylemek olduğunu düşünen Akgündüz’e göre münafıklığın birinci alâmeti, yüce ahlâkı tahrip eden, İslâm âlemini zehirlendiren, dünyada anarşi ve fesadın birinci kaynağı ve insanlığı güzel şeylerden alıkoyan yalan. Medya çoğunlukla güzel şeylerin tellallığı ve çirkin şeylerin de teşhirciliği görevlerini üstleniyor. Bu uğurda bütün dinler ve sistemler tarafından eleştirilen, dünyadaki en çirkin cinayet kabul edilen ‘yalan haber’e meylediyor. Akgündüz’e göre bu davranışın birinci sebebi ülkemizin, dinimizin, dilimizin, gelenek, örf ve âdetlerimizin unutulması. İkinci sebep ise şahsî menfaatler. Bir kısım menfaatlerin elde edilebilmesi için yalan haber bir koz, hatta tehdit vesilesi olarak kullanılabiliyor. Üçüncü ve en önemli sebep ise yalan haberin Türk hukuk mevzuatında ciddi bir müeyyidesinin bulunmayışı. Yani yalan haberi neşredenlerin yaptıkları yanlarına kalıyor. Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer husus ise yalan ve yanlış haber arasındaki ayrımın iyi yapılması gerektiği. Bir yayın kuruluşunun yanlış ifade, bilgi ya da fotoğraf yüzünden tekzip yayınlaması, insan ürünü olması hasebiyle normal karşılanabilir. Fakat ‘Çamur at, izi kalsın’ mantığıyla kasıtlı yapılan yalan haberler, bireyin-kurumun itibarını zedelemekle kalmayıp, maddi manevi zarara yol açıyor.Yalan habere yaptırım var ama uygulanmıyor
..........................................................................
Arzu hanıma teşekkürlerimle 
Yazının sahibi tugba kaplan hanım. 


Bu yazıyı yıllar önce okuyup kaydetmiştim,
Bugün senaryolar değişti ama yalan aynı yalan ve oyuncular maske değiştirip yine aynı sahnede.
Eski seyirciler artık çok fazla yemesede bu tür yalanları hala gideri olanlar var malesef.
Bugün aynı oyun aynı yalancılık Türkiye'ye sığınmış olan ümmetin yurtsuz Suriyeli leri için sergileniyor.
İçimizdeki neonaziler ise olayın taraflı kurbanları.
H.a

Mezhepçilik 1

Mezhepçilik kavramı ya da söylemi elbette ki mezheplerin yaygınlaşması ve çeşitlenmesi ile başlamış bir serüvendir.
Bu bağlamda mezhep olayını doğru tarif etmek gerekir.
Mezhepler tarihi derslerinde öğrencilerimin bana neden mezhep diye sorduğunda, onlara şu cevabı vermiştim;
Çünkü mezhep modern çağın deyimiyle kişinin fıkhi bağlamdaki navigasyonudur.
Bu tezimi destekler nitelikte olan Prof. Dr. vahbe ez-ZUHEYLİ nin yazısını sizlerle paylaşmak isterim:
‘’İnsanların fıtratına uygun olarak gelen İslam dini bütün kâinatın müsahhar olduğu insana değer vermiş, Allah’a bihakkın nasıl kul olması gerektiğini Kur’an, sünnet ve peygamberin varisleri olan âlimlerin çabasıyla hakikati bildirmiştir. Değişik mezheplerin ortaya çıkması, bunların tedvin edilmesi, insanları dar çerçeveye sıkıştırmak ve onların sorunlarını çözmeye engel olmak için değildir.
Bilakis adeta şehrin merkezine ulaşmak isteyen bir şoförün alternatif yol güzergâhları olarak görmek gerekir.’’
Bir mezhep üzerine doğar ya da sonradan seçeriz ve o bizim amali bağlamdaki yol rehberimizdir.
Bazen yol çalışmaları vardır farkı yolları kısa sürelide olsa tercih etmemiz gerekir ve bu sorun teşkil etmez.
Hak mezhepte olduğumuz sürece sorun yoktur( Ehli- sünnete göre hak mezhepleri sayarsak: Hanefilik, Şafiilik, Malikilik ve Hambelilik’tir.)
Unutulmaması gereken en önemli nokta mezhep din değil fakat dinde rehberliğin bir koludur.
Maalesef ki İslam tarihine baktığımızda bu gerçeğin unutulduğunu ve mezhep savaşlarının tarihe ve günümüze imza attığını açık ve net görüyoruz, öyle ki bir toplumu bir birine düşürmek için kullanılan en sağlam silah olma niteliğini halen günümüzde dahi koruyor.
Bir topluluğu ya da iki farklı toplumu düşman edebilmek için farklı ideolojik silah kullanma yöntemleri vardır; dinsel, ırksal, fikirsel en son olarak ta mezhepsel kavgalar başlatmak en az bir topluma atom bombası atmak kadar etkili ve yok edicidir.
Dünya gündemine baktığımızda bu nedenlerle başlayan ya da başlatılan her savaşın zamanla başladığı noktadan çok uzak olduğunu hatta neden başlatıldığını bile unuttuklarını gözlemliyoruz. İslam’ın çok dışındaki bu durum suni gündemlerle kişilerin içine kadar işleniyor Allah için savaştığını düşünen gencin saf imanı aslında çıkar kavgasına kurban ediliyor.

Örneğin bugün Sünnilik- Şiilik
Sorulması gereken bugünkü tartışmanın ya da kavganın gerçek sebebi fıkhı fikir ayrılıklarımı yoksa siyasi politik bir ayrışmamı?
Elbette ki bütün bu soruların cevabı bugün değil geçmiş kökenlidir.
Sanırım biraz historik takılmak gerekir 
Sünni mezheplerin oluşum tarihçesine baktığımızda ağırlığın fıkhı aydınlanma gerektiren sorularla ortaya çıktığını görüyoruz yani insanların ihtiyaçlarına binaen o konuda çevrelerinde uzman olarak gördükleri kişi ya da kişilere giderek sorunlarını- sorularını yöneltip sonrada aldıkları cevaplar doğrultusunda amel ettiklerini gözlemleriz.

Arkası yarın ☺







4 mevsim kadın

                    Kadınmı ? hımm...
'4 Mevsim Kadın' desek.
Mesela İlkbahar olmak ,cemreleri toplamak yüreğinde ,
Hayata gülümsemek ve gülümsetmektir baharın kadını olmak.
Yeni doğan bir çocuk yüreğidir .
Rasulullahın veda hutbesinde ümmetin Eekeklerine gönül emanetidir kadın.

kökleri naif 4 mevsim yoncsıdır.

yaz gibi sıcaktır merhametiyle gölgeler sevdiklerini.Bir Okyonus kadar muhteşem ve geniş ,bir okadar derindir.

Sonbahar gibidir mesela; öyle kolay vaz geçmez YAZI(SI)N dan ,sabreder ,dayanır solmamak için çabalar.
sert rüzgarlara tüm zor şartlara göğüs gerer dalındaki tek yaprağı feda etmemk için cünki o ağaç gövdesidir .yıpranır ama umut eder,kışa hazırlar-olgunlaştırır bedenini/ kendini .

ve kimileri için kış gelir , biriktirdiği tüm hüznü ve sabrı kar olup yağar yeryüzüne .
sevgisiyle sarmaladığı kadar nefretiylede buz olup üşütür.
o ayaklarıı altına cennet serilendir.

unutmamalı ;
kadını önce erkekler değil ,
kadını - kadınlar katleder.

sağlam bir iman candostu ahalakla gelip kadında var olursa işte o kadın 4 mevsim sapasağlam ayakta duran çınar olur...

ve izin verinde kadın hep iki mevsim kalsın ona sonbahar la kış hic uğramasın.
kadın mutlu olursa sevgiyle  dünyayı sarar , dünyanın ise sarmalanmaya ihtiyacı vardır...

j

Zurück zu Heimat

                    Zuruck zur heimat

Evet bu bir eve dönüş hikayesi.
11 ay önce vatana döndük ve bu kararı almak hiçte kolay değildi.
Sürekli bir soru çemberinde dolanıyoruz neden Türkiye bu ülke bitti durumu çok kötü vs.
Hiç vatansız kalmamış tek vatansızlıkları turistik gezi olan bir topluma derdini anlatması zordur ki bu ülkede 94¬-98 arası liseye gitmiş ve mağdur edilmiş biriyim.
3 tane oğlum var
15,13 ve 4 yaşlarında.
İlk defa dönüş fikri çocukların okula başlamasıyla gündeme geldi hayatımıza.
Ana okulunda başlamışlardı hırlayan seslerini yükseltmeye.
Ortanca oğluma öğretmenin kurduğu cümle şu ‘ sen Almanya’da doğdun ve Almanca konuşmak zorundasın ‘ küçücük beyine şimşek gibi düşen bu cümlenin etkisi hayatımızda 6 ay sürdü.
Ben Türkçe konuştum o Almanca 6 ayın sonunda çok sinirlendiğim bir gün oğlum bu olayı anlattı bana ve tabii ki yapılması gereken yapıldı fakat hala bugün bile etkisi üstündedir oğlumun.
İlk okulda da aynı sorunlar .
Öyle baskılar yaptılar ki oğlum sınav korkusu nedeni ile sürekli stres altında kaldı ve sınav kaygısı başladı.
Büyüğe aşırı konsantre oluyor diye sorun yapan okul, ortancaya da dikkat dağınıklığı var diye pisko testine gönderdiler .
Ve tabii ki sonuç gayet müspet.
Sonraki adımları ise çocuk esirgeme oldu, öğretmen yanına çağırarak bana oğlumun tırnaklarının yeterince temiz olmadığını ve bu nedenle bizi sosyal hizmetlere şikayet etmek zorunda olduğunu söyledi.
Ondan önce davranarak ben şikayette bulundum fakat Almanya doktoruna ve öğretmenine oldukça sahip çıkan bir memleket.
Sonra okul değişimi yapıldı fakat aşırı stres ten sözlüsü iyi olan çocuk yazılıda hep kötü .
Sınıfta bırakmaya karar verildi yada kötü bir okula göndereceklerdi.
Bu sadece okul bazı .
Şuanda oğullarım kötü Türkçelerine rağmen ilk dönem takdir aldılar ,çocuklara bir özgüven geldi .
Küçük oğlum ev kazası geçirip kafasını yaraladığında ambulans çağırma konusunda bin kere düşündüm ,malum kötü bir doktora denk gelsek ihmal deyip direk alırlardı çocuğu .
Birde bizim gözümüzle bakınca 11 eylül den sonra potansiyel terörist muamelesi görmek, tirende, alış verişte arkadan laf atılması sadece bir kaçı.
Deaş ın  yaptığı vahşeti İslam’a yüklemesi, Paris teki güya faturası bize çıkarılan karikatür baskını son damlası oldu.
Okullarda bizlerden izinsiz çocuklarımıza yapılan anket çileden çıkmama sebep olmuştu.
Soru
ısısle alakamız varmı ?
evde cihat konu ediliyormu ? vs .
alışılmış bir hayatı bırakmak oldukça zordu ,heleki aşırı düzenli bir memleketten daha düzensiz bir ülkeye gelmek .
ilk 6 ay alışmakta oldukça zorluk çektim,sonuçta aynı dili aynı dini paylaşsak dahi iki kültür arasında yetişen bizlerin hayata ve insana bakış açısı oldukça farklı.
Sorunlara yaklaşma ve çözme farklılığı hakkımızı arama ve mecbur bırakma alışkanlığımız oldukça vakidir.
Ne olursa olsun burası benim memleketim 5 vakit dinlediğim ezan yeter deyip düştük yola.
İyileştirilmesi gereken bir çok konu ve sosyal sorun olsa da aidiyet duygusu bile güzel .
Sosyoleji bağlamında Türkiye’de ciddi çalışmalar yapılması elzemdir .
Yabancı yazarların kaynak sağladığı sosyoleji ,taşıma suyla değirmen döndürmek gibidir maalesef.
Bu konuda en çok şanslı olan 3 numara sıfırdan eğitimine burada başladı temel sağlam yani.
İkinci şanslı ise ortanca 7.ci sınıfta gelmiş olması onun daha kolay adapte olmasına neden oldu tabi yeni öğrendiğimiz bir eğitim sistemi ve teog var .
En zorlanan ise büyük oğlan, 9.cu sınıf yeni bir hayat ve anlaşamadığı bir sınıf ortamı,kendini pc ye verdi maalesef. sınıf ortamı oldukça küfürlü sıgara alışkanlığı ve futbollu kızlı muhabbetler onu aşan mevzular ve bu durum onu hayal kırıklığına uğrattı . buranın daha dini ve ahlaki  bir ortam olduğunu hayal etmiş .
Sosyal aktivitelere katmak doğru bir girişim diye düşünüyorum ve herşeye rağmen iyiki burdayız.
Hayatıım da ilk defa bu denli huzurlu ve rahatım.
Mutlu olmayan olamayan milleti birkaç aylığına yurt dışına gönderip 1 cent eksiğin den dolayı vermedikleri ekmekle imtihan etmek gerekir çünkü burada hiç kimse yaptığı işten memnun değil.
Allah bu memleketi aziz kılsın.