Yalan haber bir kadermi?
Bir insan, yalan söylediğinde kendisini ve karşısındakini kandırır. Ama bu davranış, basın yoluyla yapıldığında milyonlara ulaşır. Peki medyanın yaptığı yalan haber yanına mı kalır, yoksa hak edilen ceza verilir mi?
Kamuoyunu yalan haberlerle yönlendirme geleneği, sanıldığından çok daha eskilere dayanıyor. Tarihin hemen her döneminde, kitle iletişim araçlarını denetim altında tutan liderlerin, yaydıkları asparagas haberler ile bazen tarihin akışını bile değiştirecek nitelikte dezenformasyona imza attıkları görülüyor. M.Ö. 1299 yılında Mısırlılar ile Hititler arasındaki Kadeş Savaşı’nda perişan olan ‘Firavunlar Firavunu’ II. Ramses, bunun en eski örneği olarak tarihin tozlu sayfalarındaki yerini alıyor. Savaşta Hititlilere yenilen Ramses, iktidarının yenilgisini başarı olarak göstermek için, etrafındakilere “Konuşursanız canınıza okurum.” tehditleri savuruyor. Ramses’in yenilgisi kısa süre sonra büyük başarı olarak tarihe geçiyor. Görüldüğü gibi yalan haber terimi çok da yeni değil.
Türkiye’nin yaşadığı kritik dönemlerde devreye giren bir kısım medya, yıllardır peri masalı ciddiyetinde korkular üretiyor. ‘İrtica geliyor’ paranoyasını yaymak için erkek muhabirlerine çarşaf giydirip, ‘İran usulü kayak’ başlığıyla haberler verilmesi kimseyi şaşırtmıyor. Hal böyle olunca iletişim ahlâkı, günümüzde hâlâ çokça tartışılan konulardan biri olmaya devam ediyor. Çarpıtma, yalan habercilik, dürüstlük ilkesinin ihlali, kara propaganda, iftira, gazete, televizyon ve internet aracılığıyla lanse ediliyor. Bu yayın anlayışı, pek çoğumuzun iletişim ve medya dünyasına şüpheyle yaklaşmasına yol açıyor. Peki bu devran nereye kadar böyle sürüp gidecek? Her geçen gün yalan haber ve iftiraya maruz kalan bireyler ve kurumlara rastlamaya devam edecek miyiz? Bu habercilik anlayışına yönelik yaptırımlar iletişim ahlâkını koruma adına yeterli olacak mı? Zihin bulandıran ve merak uyandıran bu sorulara açıklık getirmek için konunun uzmanlarına danıştık.
Rotterdam İslâm Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, yalan haber ve iftira konusunu hem hukukî hem de İslâmî yönüyle değerlendiriyor. Yalan haberin, basın yoluyla yalan söylemek olduğunu düşünen Akgündüz’e göre münafıklığın birinci alâmeti, yüce ahlâkı tahrip eden, İslâm âlemini zehirlendiren, dünyada anarşi ve fesadın birinci kaynağı ve insanlığı güzel şeylerden alıkoyan yalan. Medya çoğunlukla güzel şeylerin tellallığı ve çirkin şeylerin de teşhirciliği görevlerini üstleniyor. Bu uğurda bütün dinler ve sistemler tarafından eleştirilen, dünyadaki en çirkin cinayet kabul edilen ‘yalan haber’e meylediyor. Akgündüz’e göre bu davranışın birinci sebebi ülkemizin, dinimizin, dilimizin, gelenek, örf ve âdetlerimizin unutulması. İkinci sebep ise şahsî menfaatler. Bir kısım menfaatlerin elde edilebilmesi için yalan haber bir koz, hatta tehdit vesilesi olarak kullanılabiliyor. Üçüncü ve en önemli sebep ise yalan haberin Türk hukuk mevzuatında ciddi bir müeyyidesinin bulunmayışı. Yani yalan haberi neşredenlerin yaptıkları yanlarına kalıyor. Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer husus ise yalan ve yanlış haber arasındaki ayrımın iyi yapılması gerektiği. Bir yayın kuruluşunun yanlış ifade, bilgi ya da fotoğraf yüzünden tekzip yayınlaması, insan ürünü olması hasebiyle normal karşılanabilir. Fakat ‘Çamur at, izi kalsın’ mantığıyla kasıtlı yapılan yalan haberler, bireyin-kurumun itibarını zedelemekle kalmayıp, maddi manevi zarara yol açıyor.Yalan habere yaptırım var ama uygulanmıyor
..........................................................................
Kamuoyunu yalan haberlerle yönlendirme geleneği, sanıldığından çok daha eskilere dayanıyor. Tarihin hemen her döneminde, kitle iletişim araçlarını denetim altında tutan liderlerin, yaydıkları asparagas haberler ile bazen tarihin akışını bile değiştirecek nitelikte dezenformasyona imza attıkları görülüyor. M.Ö. 1299 yılında Mısırlılar ile Hititler arasındaki Kadeş Savaşı’nda perişan olan ‘Firavunlar Firavunu’ II. Ramses, bunun en eski örneği olarak tarihin tozlu sayfalarındaki yerini alıyor. Savaşta Hititlilere yenilen Ramses, iktidarının yenilgisini başarı olarak göstermek için, etrafındakilere “Konuşursanız canınıza okurum.” tehditleri savuruyor. Ramses’in yenilgisi kısa süre sonra büyük başarı olarak tarihe geçiyor. Görüldüğü gibi yalan haber terimi çok da yeni değil.
Türkiye’nin yaşadığı kritik dönemlerde devreye giren bir kısım medya, yıllardır peri masalı ciddiyetinde korkular üretiyor. ‘İrtica geliyor’ paranoyasını yaymak için erkek muhabirlerine çarşaf giydirip, ‘İran usulü kayak’ başlığıyla haberler verilmesi kimseyi şaşırtmıyor. Hal böyle olunca iletişim ahlâkı, günümüzde hâlâ çokça tartışılan konulardan biri olmaya devam ediyor. Çarpıtma, yalan habercilik, dürüstlük ilkesinin ihlali, kara propaganda, iftira, gazete, televizyon ve internet aracılığıyla lanse ediliyor. Bu yayın anlayışı, pek çoğumuzun iletişim ve medya dünyasına şüpheyle yaklaşmasına yol açıyor. Peki bu devran nereye kadar böyle sürüp gidecek? Her geçen gün yalan haber ve iftiraya maruz kalan bireyler ve kurumlara rastlamaya devam edecek miyiz? Bu habercilik anlayışına yönelik yaptırımlar iletişim ahlâkını koruma adına yeterli olacak mı? Zihin bulandıran ve merak uyandıran bu sorulara açıklık getirmek için konunun uzmanlarına danıştık.
Rotterdam İslâm Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, yalan haber ve iftira konusunu hem hukukî hem de İslâmî yönüyle değerlendiriyor. Yalan haberin, basın yoluyla yalan söylemek olduğunu düşünen Akgündüz’e göre münafıklığın birinci alâmeti, yüce ahlâkı tahrip eden, İslâm âlemini zehirlendiren, dünyada anarşi ve fesadın birinci kaynağı ve insanlığı güzel şeylerden alıkoyan yalan. Medya çoğunlukla güzel şeylerin tellallığı ve çirkin şeylerin de teşhirciliği görevlerini üstleniyor. Bu uğurda bütün dinler ve sistemler tarafından eleştirilen, dünyadaki en çirkin cinayet kabul edilen ‘yalan haber’e meylediyor. Akgündüz’e göre bu davranışın birinci sebebi ülkemizin, dinimizin, dilimizin, gelenek, örf ve âdetlerimizin unutulması. İkinci sebep ise şahsî menfaatler. Bir kısım menfaatlerin elde edilebilmesi için yalan haber bir koz, hatta tehdit vesilesi olarak kullanılabiliyor. Üçüncü ve en önemli sebep ise yalan haberin Türk hukuk mevzuatında ciddi bir müeyyidesinin bulunmayışı. Yani yalan haberi neşredenlerin yaptıkları yanlarına kalıyor. Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer husus ise yalan ve yanlış haber arasındaki ayrımın iyi yapılması gerektiği. Bir yayın kuruluşunun yanlış ifade, bilgi ya da fotoğraf yüzünden tekzip yayınlaması, insan ürünü olması hasebiyle normal karşılanabilir. Fakat ‘Çamur at, izi kalsın’ mantığıyla kasıtlı yapılan yalan haberler, bireyin-kurumun itibarını zedelemekle kalmayıp, maddi manevi zarara yol açıyor.Yalan habere yaptırım var ama uygulanmıyor
..........................................................................
Arzu hanıma teşekkürlerimle
Yazının sahibi tugba kaplan hanım.
Bu yazıyı yıllar önce okuyup kaydetmiştim,
Bugün senaryolar değişti ama yalan aynı yalan ve oyuncular maske değiştirip yine aynı sahnede.
Eski seyirciler artık çok fazla yemesede bu tür yalanları hala gideri olanlar var malesef.
Bugün aynı oyun aynı yalancılık Türkiye'ye sığınmış olan ümmetin yurtsuz Suriyeli leri için sergileniyor.
İçimizdeki neonaziler ise olayın taraflı kurbanları.
H.a
İçimizdeki neonaziler ise olayın taraflı kurbanları.
H.a
Yazinin asli: http://tugbakaplan.com/yalan-haberciligin-kaderi-mi/
YanıtlaSilKendiniz yazmis gibi lanse etmek niye?
Kendi yazdığımı lanse etmedim Arzu hanım.
SilYazıyı yıllar önce okuduğumu belirtip son bölümde yorumumu yaptım ve oradada oldukça ifade ettim yazının bana ayit olmadığını.
Çok önceden aldığım için kaynağı bende mevcut değildi.
Bolgum yeni olduğu için bazı şeyleri keşfetmem gerekiyor.
Aslında kendi başlığında alıntı diye etiketledim.
Kimsenin bilgisine hırsızlık yapacak değilim benimkinede yapılsın istemem zaten .
İlginiz için teşekkür ederim .
Allah razı olsun